( Parantez İcleri )
23:29
Şarkı istediğin yere gider
Çığlık istediği yere
Sen şarkımı kaçırdın
Çığlığımla baş edemezsin...
Aynı ormanda kaybolmuş iki ateş böceği
Erkeği güpegündüz başlamış aramaya
Kadın hep beklemiş geceyi
Aynı yerlere bakmışlar hep
Biri gündüz biri gece
Uzamış gitmiş kavuşmanın gerdeği
Bir gün erkek Baharla oynaşan bir kelebeği görünce
Ayıramamış baharı ve kelebeği
Sormuş ona
Senden de güzel bir çiçeği
Kaybettim günler önce
Ne olur gördüysen söyle bana
Nerede o güzel kadın (ki hayali bile saç baş yoldurur)
Hangi çiçeğin nazlı uykusunda salınır durur
Kelebeğin gururuna dokunmuş bu talihsiz söz
Gördüm demiş gördüm ama
Bir şartla söylerim yerini sana
Önce benim daha güzel olduğumu söyleyeceksin
Güzelliğim hadsizdir haddini bileceksin
Yaradan neden bana bu kadar az ömür vermiş
İki sene yaşasaydım bu güzellikle
Aşık ederdim kendime her böceği
Hatta o kara suratlı örümceği
Bir işveyle deliye döndürür
Bir bakışımı yakalasın diye
Kalbine çelikten ağlar ördürürdüm
Ama nerede görülmüş pürüzsüz ipeğin
Gecenin dallarına takıldığı
İşte benim güzelliğim ve ömrüm o ipek gibidir
Erkek kızıp gitmiş bir arayışın puslu çilesine
Aramış yine her çiçekten
Bahardan ve kelebekten daha güzel kadınını
Yeşil otların yeşilinde
Güllerin alında
Hiçbir zambak dalında bulamamış sevdiğini
Rastlaşmışlar bu defa ateşböceği ve kelebek
Bitmeyecek şeylerin başlangıcında
Bir pınar başında
Kelebek damlayla cıvıldayışında
Erkek kadının arayışında
Yinelemiş
Nerede dağlar boyu açan çiçeğim
Bana bir yön göster o tarafa gideyim
Bana ne demiş kelebek bin bir eda
Daha güzel olduğumu söylemedin daha
Senin kadının denizde bir fener
Kaybolunmasın diye bir yanar bir söner
Bense kayboluşlarda ışıyan inciden sarayım
Bunu kabul et sana bir yol bulayım
Erkek köpürüp gitmiş bir arayışın puslu çilesine
Aramış yine her çiçekten
Bahardan ve kelebekten daha güzel kadınını
Yeşil otların yeşilinde
Güllerin alında
Hiçbir zambak dalında bulamamış sevdiğini
Ertesi gün pınar başında
Hazırlanırken aynı soruya
Acının toyluğuyla
Yüreği dil olmuş
Dilinin kalbiyle sormuş
Nerede senin kadar güzel kadınım
Olmadı demiş kelebek
Suya düşen yansısında gülerek
Aşk kâfiri olmadan
Beni daha güzel bulmadan söylemeyeceğim
Neresi kıblendi neresi değil
Madem bulmanın kıyamındasın
Önce bana eğil
Erkek büküp boynunu gitmiş çelişkinin acı dirilişine
Aramış bir kayboluşun dağında
Kelebek kadar güzel olan kadınını
Yeşil otların yeşilinde
Güllerin alında
Hiçbir zambak dalında bulamamış sevdiğini
Kelebeğin yitimine bir gün kala
Kelebek baharla kol kola
Patlayan tomurcuğun sesinden
Ve gülün baygın nefesinden dinlerken şarkılar
Teslimiyetin eşiğinde erkek inim inim inlerken
Can diliyle can bulmuş kelimeler
Şükürler olsun beni eşiğine bırakan talihsiz kadına
Kaybettiğim oymuş seni aramak için
Nasıl ki bahanedir cennet için şahadet
Her ne sebepten geldim ise kapına
Beni varlığınla ispat et
Kelebek suyun düşünde
Oynaşırken saydam bir ömrün tükenişinde
Başlamış konuşmaya
Dilin hamurunda kaynayan maya
Yüz tutmuş yanmaya:
Hey sersem
Ben neyleyim senin gibi şaşkın gemiyi
Sanıyor musun ki aşk fırtınadan arta kalan limandır
Aşk fırtınanın orta yerinde
Daha çok yağmur, daha rüzgâr diye ağlamandır.
Var git
Çek kayığını geceye
Yüreği fener gibi dönen kadının
Onu bul diye her gece kandil gibi yanan kadının
Gecenin göğünde
Sen onu mekânda aradın
Zamana gizleneni bu yüzden bulamadın
Erkek çekip gitmiş ölüm gibi bir kahırın kendiliğine
Bir kayboluşun dağını aramış yüreğinde
Gece gibi çökmüş kalbine kahır
Kahır gibi çökmüş üstüne gece.
Bu ara kadın
Her gece her gece
Hep daha yükseklere kulaçlamış geceyi
Karanlığın nehrinde görsün diye
Onu erkeği
Öyle bir çırpış çırpmış ki kanatlarını
Uçtukça tutuşmuş tutuştukça uçmuş
Vazgeçilmiş kadınlar feleğinin
En parlak en uzak yıldızı olmuş
Hey. Burdayım.
Çocuğum oldu.
Adı... Önemli değil, benim için öyle tabi, sizin için değil. 5 Yaşında. Büyüdü ben de büyüdükçe bana beni hatırlattı size ise ... çocukluğu, basit şeyleri bilirsiniz işte istediğinizi elde etmeyi hatırlattı. Artık ölmek için yaşıyorum, emellerime ulaştığım yerdeyim. ( ... )
Çocuğum oldu.
Adı... Önemli değil, benim için öyle tabi, sizin için değil. 5 Yaşında. Büyüdü ben de büyüdükçe bana beni hatırlattı size ise ... çocukluğu, basit şeyleri bilirsiniz işte istediğinizi elde etmeyi hatırlattı. Artık ölmek için yaşıyorum, emellerime ulaştığım yerdeyim. ( ... )
Öldüm
Ben öldüm.
Özür bile dileyemeyerek söylüyorum bunları.
Bir gün saçma sapan videolar izleyip başkalarının yazdığı yazıları okurken kendimi, dur ya bunu ben yazmamış mıydım dediğim bir yazıda buldum, sonra o yazıda beni buraya getirdi. Buraya derken, öldüğüm yere.
Dedim ya ben öldüm ve debelenmelerimi benden başka kimse göremeyecek.
Şayet beni duyan varsa, artık yazamıyorum. Olmuyor.
Eksik kalmış anılar...
“Uyan artık”
Gözlerimi hastane yatağında araladım. Pek-sağolsunlar ve Eksik-olmasınlar gelmişti. Benimle konuşuyorlardı…
Peki ben ? Susuyor muydum? Dinlediğim için mi yoksa anlamadığımdan mı ?
Dinlemiyordum sanırım. Dinliyor taklidi yapıyordum.
Konuşmuyorlardı çünkü; dudaklarını yaralıyorlardı saçmalıklarla.
İyi olacaksınlar, her şeyin güzel olacağına dair holywood replikleri.
Cevap vermedim. Gülümsemeye bile çalışmadım…
Gülmek nedir ? Ne kadar mutluyken güler insan ve ne kadar mutluluk ağlatır insanı? Üzülmek de güldürebilir mi ? Ağlıyorum, gülmekten mi ?
“Canın acıyordu”
Hayır ondan değildi gözyaşlarım. Acıyı sevmişimdir hep, en gerçekçi histir belki de. Sahte sarılmalardan daha sıcak bir duygudur.
Bende ağırlık oluşturmayacak kadar insanı sevdim ve beni sevmeyen bütün yolcularını indirdim kalbimin.
En önemlisi de sarılanı değil sarılmayı seviyordum.
“Katman katman olmuştu ruhun, kendini derinlere gömmüştün”
Görmelerini istedim... İstedim ama görmeyeceklerdi . Görmek istemedikleri şeyleri sakladığım için beni suçlayamazsın.
“Kendi hayat hikayenin kötü karakteri olarak yaşadın”
Biliyorum, kimse anlamazdı kötü karakterleri.
Herkes melek olduğundan o kadar emindi ki, cehennemin parmak uçlarındaki sıcaklığını hissedemiyorlardı, ayaklarının haşlandığını…
“Bağırmak istiyordun !”
Evet. Sessizliği sağlamak için bağırmamız gerekebiliyor, ironik değil mi ?
“Bağırmadın?”
Yapamadım. Yapmak istemediğimden değil. Emin olamadığımdan. Susmasam dinlerler miydi ? Bıktım usandım kendi konuşma sırasını bekleyen insanlardan, gerçekten dinleyen zor bulunuyor seni. Konuşsam anlarlar mıydı ?
Alçılı ayağımla ve yaralı yüzümle yatarken acı çektiğimden emindiler. Tek sorun acıyanın ayağım olduğunu sanıyorlardı, kırılanın kalbim olduğunu bilmeden…
Gözlerimi hastane yatağında araladım. Pek-sağolsunlar ve Eksik-olmasınlar gelmişti. Benimle konuşuyorlardı…
Peki ben ? Susuyor muydum? Dinlediğim için mi yoksa anlamadığımdan mı ?
Dinlemiyordum sanırım. Dinliyor taklidi yapıyordum.
Konuşmuyorlardı çünkü; dudaklarını yaralıyorlardı saçmalıklarla.
İyi olacaksınlar, her şeyin güzel olacağına dair holywood replikleri.
Cevap vermedim. Gülümsemeye bile çalışmadım…
Gülmek nedir ? Ne kadar mutluyken güler insan ve ne kadar mutluluk ağlatır insanı? Üzülmek de güldürebilir mi ? Ağlıyorum, gülmekten mi ?
“Canın acıyordu”
Hayır ondan değildi gözyaşlarım. Acıyı sevmişimdir hep, en gerçekçi histir belki de. Sahte sarılmalardan daha sıcak bir duygudur.
Bende ağırlık oluşturmayacak kadar insanı sevdim ve beni sevmeyen bütün yolcularını indirdim kalbimin.
En önemlisi de sarılanı değil sarılmayı seviyordum.
“Katman katman olmuştu ruhun, kendini derinlere gömmüştün”
Görmelerini istedim... İstedim ama görmeyeceklerdi . Görmek istemedikleri şeyleri sakladığım için beni suçlayamazsın.
“Kendi hayat hikayenin kötü karakteri olarak yaşadın”
Biliyorum, kimse anlamazdı kötü karakterleri.
Herkes melek olduğundan o kadar emindi ki, cehennemin parmak uçlarındaki sıcaklığını hissedemiyorlardı, ayaklarının haşlandığını…
“Bağırmak istiyordun !”
Evet. Sessizliği sağlamak için bağırmamız gerekebiliyor, ironik değil mi ?
“Bağırmadın?”
Yapamadım. Yapmak istemediğimden değil. Emin olamadığımdan. Susmasam dinlerler miydi ? Bıktım usandım kendi konuşma sırasını bekleyen insanlardan, gerçekten dinleyen zor bulunuyor seni. Konuşsam anlarlar mıydı ?
Alçılı ayağımla ve yaralı yüzümle yatarken acı çektiğimden emindiler. Tek sorun acıyanın ayağım olduğunu sanıyorlardı, kırılanın kalbim olduğunu bilmeden…
Sen; sen ol !
Olmamı istediğin her şey oldum, ama olamadığım tek şey
kendim olmak oldu. Tek sorunumuz buydu, hayatımızı başkalarının isteklerine
göre yaşarsak, artık bizim hayatımız olmaktan çıkıyor. Göremediğimiz şey buydu,
görmezden geldiğimiz bi kendimiz varken bizi kim ne kadar çok severse sevsin, gerçek
anlamda sevilmiş olmayacaktık. Olamadık da.
İçi geçmiş benlikler, bi çare sevgi arıyorken, ihtiyacın olanın ondan fazlası olduğunu bilemiyorsun. Hadi durma, kendini kandırmaya devam et, kendini kendinsizleştir, nasıl olsa hiç sevemedin sen kendini, verme başkalarına seni sevme şansını da. Öyle ya, yakınmaktır en güzel yaptığın kimse seni anlamıyor diye, kimseye anlatmadan derdini. Eğer söylediklerin içten değilse, isterse binlerce dinleyicin olsun, hiçbir şey ifade etmeyecekti. Etmedi de.
Nasılsın ? İyisin değil mi. Yalansın tamamen. O kadar batmışsın ki yalana, gerçeğin o yalanlar olduğunu sanacak kadar saflaşmış benliğin. Benliğinde sen kalmamış, başkalarının yerinde olmayı o kadar çok istemişsin ki, ait olamamışsın hiç kendine. Başkalarına ne kadar doğru söylersen söyle, kendine yalan söyledikçe hiç mutlu hissedemeyecektin. Hissetmedin de.
Kendi bedeninde misafir olmuşsun, her geldiğinde kendine sahte mutluluklar ikram edilen bi misafir. İstenmeyen, çat kapı gelip, çoçuklarının etrafı darmadağın ettiği misafirlerden. Böyle böyle karmaşıklaştırmışsın içini. Ve böylece bulmayı zorlaştırmışsın gerçek hislerini.
Hadi durma, inkar et. Hep yaptığın gibi. Farkına varmadan. Bu anlatılan ben değilim diyerek. Sorun da orada, sen, zaten sen değilsin.
İçi geçmiş benlikler, bi çare sevgi arıyorken, ihtiyacın olanın ondan fazlası olduğunu bilemiyorsun. Hadi durma, kendini kandırmaya devam et, kendini kendinsizleştir, nasıl olsa hiç sevemedin sen kendini, verme başkalarına seni sevme şansını da. Öyle ya, yakınmaktır en güzel yaptığın kimse seni anlamıyor diye, kimseye anlatmadan derdini. Eğer söylediklerin içten değilse, isterse binlerce dinleyicin olsun, hiçbir şey ifade etmeyecekti. Etmedi de.
Nasılsın ? İyisin değil mi. Yalansın tamamen. O kadar batmışsın ki yalana, gerçeğin o yalanlar olduğunu sanacak kadar saflaşmış benliğin. Benliğinde sen kalmamış, başkalarının yerinde olmayı o kadar çok istemişsin ki, ait olamamışsın hiç kendine. Başkalarına ne kadar doğru söylersen söyle, kendine yalan söyledikçe hiç mutlu hissedemeyecektin. Hissetmedin de.
Kendi bedeninde misafir olmuşsun, her geldiğinde kendine sahte mutluluklar ikram edilen bi misafir. İstenmeyen, çat kapı gelip, çoçuklarının etrafı darmadağın ettiği misafirlerden. Böyle böyle karmaşıklaştırmışsın içini. Ve böylece bulmayı zorlaştırmışsın gerçek hislerini.
Hadi durma, inkar et. Hep yaptığın gibi. Farkına varmadan. Bu anlatılan ben değilim diyerek. Sorun da orada, sen, zaten sen değilsin.
Susma Sanatı
Geceye
ulaşırken vakit, dinlediğim şarkının sesini de kısma ihtiyacı duyuyorum. Siz bu
saatlerde etraf durgunlaştığından dersiniz belki , ama ben geceye saygı
diyorum. Cırcır böcekleri, köpek ulumaları, ağaçlarla kavga eden rüzgarın sesi
daha hoş geliyor. Şarkının sesini kısarak, doğanın sesini yükseltiyorum
anlayacağınız. Bunca yıl dert yakınan bizim şarkılarımız varken, milyonlarca
yıl yaşayan doğanın anlatacaklarına şaşardınız.
Belki de hasta olan insanlar değildir, belki de virüs olan bizlerizdir bu dünyada.
Yıl oluyor oturup uzan uzadıya yazmadım, ne zaman başlasam bi isteksizlik kaplıyor içimi, lan diyorum, benim daha önemli işlerim yok mu? Kalkıyorum başından masanın. Gidip hiçbir şey yapmamaya devam ediyorum. 1 yıldır böyle bu. Otur, ”yeni bir sayfa aç”, birkaç paragraf saçmala, “kaydetmeden çık”. Hayatımın bilgisayar diline dökülmüş hali gibi. Her gece aç kapa yapıyoruz kendimizi, düzeldik sanıp geceye kadar çalışmaya devam ediyoruz. Ne yazık ki hayatın, “sabit diski temizle” butonu yok. Ölene kadar hatırlamaya ve pişman olmaya mecburuz. Aradan 10 yıl geçse bile ufacık bi şeyi hatırlayıp, içimizi kızartabiliyoruz. Devreleri yanası beynimiz, kabloları karışası beynimiz. Ah olmayaydın vah olmayaydın beynimiz.
Düşünememek mutluluk, düşünenlere yer olmayan bi dünyada.
Bu aralar hiç olmadığım kadar yokum. Hiç yoktan burada olduğumu sandığınız zamanlarda bile hiç yok gibiyim. Belki de sizin için hiç olana kadar yokum. En azından bu söylediklerim yok olana kadar, hiçe sayın beni. Aslında hiç olduğum kadar da var olmak istiyorum ama, yok, olmuyor. Oldurmaya çalışıyorum, neşeli bi şekilde konuşup, sanki hiç ayrılmamışım gibi yapıyorum, sonra yok oluyorum yine. Yok oluyorum ya böyle, hiç olmuyor işte. Affedin.
Burada birkaç yıldır yazıyorum. Yazdıklarımın ne olduğunu bile biliyorum, yazar değilim. Sanatçı hiç değil. Sadece yazıyorum. Kısacası kafama göre takılıyorum. Yazmayı seviyorum, yeryüzünde severek yaptığım nadir işlerden biri de bu. Toplum için yazmıyorum, herkes bunları görsün derdim yok, yazdıklarımı okuyan bir iki kişi bile olsa yeter. Ben mütevazi bi adamım. O kişilerden biri gemiyi terk etmiş olsa dahi fark etmez sanırım. O zaman da belki sadece kendim için yazarım, eninde sonunda, yazıyorsanız aslında kendi kendinizle konuşuyorsunuzdur...
Yazımın sonuna hoş geldiniz, ve güle güle okuyunuz, yazdıklarım gülünesi olmasa da şurada, evet yazımın tam bu noktasında (.) bi tebessüm kondurunuz, neresindeyseniz hayatınızın bi duraksayınız alın size durmanız için virgül bile veriyorum (,) Malca sırıtabilirsiniz, yahut da dudağınız hafif kıpırdayabilir. Size kalmış. Yeter ki yaşadığınıza dair bi belirti gösterin. Diğer siteler gibi “İnsan mısınız?” demiyorum. Gülümser misiniz arada ? Onu merak ediyorum. Teşekkürler J
Belki de hasta olan insanlar değildir, belki de virüs olan bizlerizdir bu dünyada.
Yıl oluyor oturup uzan uzadıya yazmadım, ne zaman başlasam bi isteksizlik kaplıyor içimi, lan diyorum, benim daha önemli işlerim yok mu? Kalkıyorum başından masanın. Gidip hiçbir şey yapmamaya devam ediyorum. 1 yıldır böyle bu. Otur, ”yeni bir sayfa aç”, birkaç paragraf saçmala, “kaydetmeden çık”. Hayatımın bilgisayar diline dökülmüş hali gibi. Her gece aç kapa yapıyoruz kendimizi, düzeldik sanıp geceye kadar çalışmaya devam ediyoruz. Ne yazık ki hayatın, “sabit diski temizle” butonu yok. Ölene kadar hatırlamaya ve pişman olmaya mecburuz. Aradan 10 yıl geçse bile ufacık bi şeyi hatırlayıp, içimizi kızartabiliyoruz. Devreleri yanası beynimiz, kabloları karışası beynimiz. Ah olmayaydın vah olmayaydın beynimiz.
Düşünememek mutluluk, düşünenlere yer olmayan bi dünyada.
Bu aralar hiç olmadığım kadar yokum. Hiç yoktan burada olduğumu sandığınız zamanlarda bile hiç yok gibiyim. Belki de sizin için hiç olana kadar yokum. En azından bu söylediklerim yok olana kadar, hiçe sayın beni. Aslında hiç olduğum kadar da var olmak istiyorum ama, yok, olmuyor. Oldurmaya çalışıyorum, neşeli bi şekilde konuşup, sanki hiç ayrılmamışım gibi yapıyorum, sonra yok oluyorum yine. Yok oluyorum ya böyle, hiç olmuyor işte. Affedin.
Burada birkaç yıldır yazıyorum. Yazdıklarımın ne olduğunu bile biliyorum, yazar değilim. Sanatçı hiç değil. Sadece yazıyorum. Kısacası kafama göre takılıyorum. Yazmayı seviyorum, yeryüzünde severek yaptığım nadir işlerden biri de bu. Toplum için yazmıyorum, herkes bunları görsün derdim yok, yazdıklarımı okuyan bir iki kişi bile olsa yeter. Ben mütevazi bi adamım. O kişilerden biri gemiyi terk etmiş olsa dahi fark etmez sanırım. O zaman da belki sadece kendim için yazarım, eninde sonunda, yazıyorsanız aslında kendi kendinizle konuşuyorsunuzdur...
Yazımın sonuna hoş geldiniz, ve güle güle okuyunuz, yazdıklarım gülünesi olmasa da şurada, evet yazımın tam bu noktasında (.) bi tebessüm kondurunuz, neresindeyseniz hayatınızın bi duraksayınız alın size durmanız için virgül bile veriyorum (,) Malca sırıtabilirsiniz, yahut da dudağınız hafif kıpırdayabilir. Size kalmış. Yeter ki yaşadığınıza dair bi belirti gösterin. Diğer siteler gibi “İnsan mısınız?” demiyorum. Gülümser misiniz arada ? Onu merak ediyorum. Teşekkürler J
Ya şimdi, ya yazık.
Söyleyecek sözleri vardı adamın, karşına geçip konuştuğu çatlak bi aynası. Bazen çatlak olanın ayna mı yoksa kendisi mi olduğunu ayırt edemezdi. Karşısına geçip kendiyle konuştuğu için mi çatlaktı, yoksa ayna çatlak olduğu için mi karşısında saatlerce konuşuyordu ? Bilmiyordu.
Senelerini hep aynı kaygılarla harcıyordu adam. Yeni bi yıla girdiğinde yılın başladığının farkına varması aylarını alıyordu. Yeni bi yıla alışmadan yenisi geliyordu. Dengeli biri gibi görünmeye çalışarak, insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü önemseyerek kendi elleriyle kendi ipini hazırlamış olduğunun farkına vardığında yaşı hayli ilerlemişti.
Her sene olduğu gibi yine bu mevsimde aynanın karşısına geçip gördükleri üzerine düşünmek için dayanılmaz bi istek duydu.
-Hoş geldin. Ben de seni bekliyordum.
Geleceğimi biliyor muydun ?
-Geçmişini bildiğim kadar, her sene aynı anlaşılmaz gözler fakat daha çok kırışıkla karşıma geçip aynı soruları soruyorsun. Hatta geç bile kaldın diyordum.
Yılın ne zaman başladığının farkında değildim.
-Sonra sen fark edene kadar yıl bitti öyle değil mi ?
Sonra yeni bi sene, aynı kaygılar, ayn takıntılar, kendimden beklediklerim ve bir türlü olmayanlar. Başaramadıklarım.
-Başardığında artık aramızdaki cam olmayacak. Sadece sen olacaksın. Belki bi ferrarinin dikiz aynasından yansıyan ben olurum, daha kendinden emin bakıyorumdur.
İşin kötüsü ne biliyor musun ? Başarsam bile, şu anki gibi her sene aynı şeyleri konuşuyor olacağımız.
-Sorunların aynı olunca, cevapların da aynı oluyor senin. Aradan bir ya da on yıl geçmiş fark etmez, soruş şeklin dahi aynı oluyor. Ses tonun. Çözümsüzlüğün.
Bu tekrar, beni tüketiyor. Hep aynı yerdeyim, ilerleyemiyorum.
-Hep aynı yerde olman bi çeşit gerilemedir, bunu biliyorsun.
Evet ya, "bilmek". Bilmemeyi isterdim, bilinmezliğin verdiği o saf mutluluk. Katıksız anlayışsızlık. En son umuruma kadar vurdumduymazlık. Bilmemeyi yeniden öğrenmek isterdim.
-Bilmemeyi bilmek istediğini söylüyorsun, ne kadar ironik olduğunun farkında mısın?
Sanırım ben bilmemeyi, gözlerinin içine baktığım gün kaçırdım.
-Hayır , sadece yolunu şaşırdın, o kadar.
Ne zaman bulmuştum ki yolumu?
-Yaşamamın amacı bilmekten geçiyor diyordun, bilmeyi sadece aklınla yaptığında şaşırmış oldun yolunu. Akıl sınırlıdır ve öğrenebileceğin tek şey bilimdir, oysa bilmek..
Hala aynı fikirde değil miyim ?
-Değilsin, zaten geldiğin şu noktada aynı fikirde olmamalısın. Aynı fikirde olman, yerinde saymaktır, yerinde sayman geriliyor olman ve gerilemek bilmeyi unutmaktır.
Benim durumum da bu anlaşılan, bütün bunları bana anlatmam için bu kadar yıl beklemek zorunda mıydım ?
-Geçmişi düşün. Sabırsızlıkların hazımsızlıkları doğurdu.
Peki ya bundan sonra? -Artık aramızdaki camı kırmalısın.
Yapamam !
-Yaptığın andan itibaren ben sen kalmayacak, benle konuşma seansların son bulacak, konuştuğun kişinin sadece kendin ve anlattığın onca şeyin çatlak bi aynaya anlattığın önemsiz şeyler olduğunu fark edeceksin. Un ufak olacak tüm dertlerin ve artık karşına baktığında canını sıkacak şey yerine hiçlik bulacaksın.
Aynasız nasıl yaşar insan ?
-Alışkanlıklarımız, ihtiyaçlarımız oluyor. Zamanla bana ihtiyacın olmadığını anlayacaksın.
Duvarlar sana aynalardan çok daha fazlasını gösterecek.
Ya şimdi, ya hiç. Çünkü; yaşam seni ölümüne uyandırmayı bekleyen bi çalar saat.
Ya şimdi, ya hiç. İşte bu yaşın bi önemi de burada.
Ya şimdi, ya yazık.
Adam bi anda tüm bu sözlerin içinde eriyip tükendiğini fark etti. Tüm bildikleri yanıp kül olmak istiyordu. Geçmiş şimdi olmayı ve şimdiki zaman geleceğe akmayı bekliyordu. Daha fazla düşünmeye fırsat bulamadan yerdeki tabureyi hızlıca kavrayıp aynaya doğru kaldırdığı anda, içeriden gelen sesle birlikte, metaforunu bi anda dağıtıverdi. Yüzü yüz parça halinde yere düşerken, duvarlar, eşyalar ve bulunduğu ortam eski halini aldı.
Saatin tik taklarını yeniden duymaya başladı.
"Hadi hayatım, çık artık banyodan. Kahvaltı hazır, işe geç kalacaksın."
Senelerini hep aynı kaygılarla harcıyordu adam. Yeni bi yıla girdiğinde yılın başladığının farkına varması aylarını alıyordu. Yeni bi yıla alışmadan yenisi geliyordu. Dengeli biri gibi görünmeye çalışarak, insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü önemseyerek kendi elleriyle kendi ipini hazırlamış olduğunun farkına vardığında yaşı hayli ilerlemişti.
Her sene olduğu gibi yine bu mevsimde aynanın karşısına geçip gördükleri üzerine düşünmek için dayanılmaz bi istek duydu.
-Hoş geldin. Ben de seni bekliyordum.
Geleceğimi biliyor muydun ?
-Geçmişini bildiğim kadar, her sene aynı anlaşılmaz gözler fakat daha çok kırışıkla karşıma geçip aynı soruları soruyorsun. Hatta geç bile kaldın diyordum.
Yılın ne zaman başladığının farkında değildim.
-Sonra sen fark edene kadar yıl bitti öyle değil mi ?
Sonra yeni bi sene, aynı kaygılar, ayn takıntılar, kendimden beklediklerim ve bir türlü olmayanlar. Başaramadıklarım.
-Başardığında artık aramızdaki cam olmayacak. Sadece sen olacaksın. Belki bi ferrarinin dikiz aynasından yansıyan ben olurum, daha kendinden emin bakıyorumdur.
İşin kötüsü ne biliyor musun ? Başarsam bile, şu anki gibi her sene aynı şeyleri konuşuyor olacağımız.
-Sorunların aynı olunca, cevapların da aynı oluyor senin. Aradan bir ya da on yıl geçmiş fark etmez, soruş şeklin dahi aynı oluyor. Ses tonun. Çözümsüzlüğün.
Bu tekrar, beni tüketiyor. Hep aynı yerdeyim, ilerleyemiyorum.
-Hep aynı yerde olman bi çeşit gerilemedir, bunu biliyorsun.
Evet ya, "bilmek". Bilmemeyi isterdim, bilinmezliğin verdiği o saf mutluluk. Katıksız anlayışsızlık. En son umuruma kadar vurdumduymazlık. Bilmemeyi yeniden öğrenmek isterdim.
-Bilmemeyi bilmek istediğini söylüyorsun, ne kadar ironik olduğunun farkında mısın?
Sanırım ben bilmemeyi, gözlerinin içine baktığım gün kaçırdım.
-Hayır , sadece yolunu şaşırdın, o kadar.
Ne zaman bulmuştum ki yolumu?
-Yaşamamın amacı bilmekten geçiyor diyordun, bilmeyi sadece aklınla yaptığında şaşırmış oldun yolunu. Akıl sınırlıdır ve öğrenebileceğin tek şey bilimdir, oysa bilmek..
Hala aynı fikirde değil miyim ?
-Değilsin, zaten geldiğin şu noktada aynı fikirde olmamalısın. Aynı fikirde olman, yerinde saymaktır, yerinde sayman geriliyor olman ve gerilemek bilmeyi unutmaktır.
Benim durumum da bu anlaşılan, bütün bunları bana anlatmam için bu kadar yıl beklemek zorunda mıydım ?
-Geçmişi düşün. Sabırsızlıkların hazımsızlıkları doğurdu.
Peki ya bundan sonra? -Artık aramızdaki camı kırmalısın.
Yapamam !
-Yaptığın andan itibaren ben sen kalmayacak, benle konuşma seansların son bulacak, konuştuğun kişinin sadece kendin ve anlattığın onca şeyin çatlak bi aynaya anlattığın önemsiz şeyler olduğunu fark edeceksin. Un ufak olacak tüm dertlerin ve artık karşına baktığında canını sıkacak şey yerine hiçlik bulacaksın.
Aynasız nasıl yaşar insan ?
-Alışkanlıklarımız, ihtiyaçlarımız oluyor. Zamanla bana ihtiyacın olmadığını anlayacaksın.
Duvarlar sana aynalardan çok daha fazlasını gösterecek.
Ya şimdi, ya hiç. Çünkü; yaşam seni ölümüne uyandırmayı bekleyen bi çalar saat.
Ya şimdi, ya hiç. İşte bu yaşın bi önemi de burada.
Ya şimdi, ya yazık.
Adam bi anda tüm bu sözlerin içinde eriyip tükendiğini fark etti. Tüm bildikleri yanıp kül olmak istiyordu. Geçmiş şimdi olmayı ve şimdiki zaman geleceğe akmayı bekliyordu. Daha fazla düşünmeye fırsat bulamadan yerdeki tabureyi hızlıca kavrayıp aynaya doğru kaldırdığı anda, içeriden gelen sesle birlikte, metaforunu bi anda dağıtıverdi. Yüzü yüz parça halinde yere düşerken, duvarlar, eşyalar ve bulunduğu ortam eski halini aldı.
Saatin tik taklarını yeniden duymaya başladı.
"Hadi hayatım, çık artık banyodan. Kahvaltı hazır, işe geç kalacaksın."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)